Hastalık ve Virüs - Ahmet Altan ve Panzehir





Huzurun ve gelişmenin en büyük dinamiği gayret ve ortak aklın işletilmesi olduğu gibi, despot anlayışlar da her türlü çözümsüzlüğün ve kördüğümlerin kaynağıdır...

Bizler Osmanlı Padişahlığından Türkiye Cumhuriyetine geçiş yaparken Osmanlı'daki eksiklikleri ve sorunları sağlıklı ve derli toplu bir şekilde tespit ile ifade ederek hep beraber ibret alma yolunu seçmedik! 
Yaptığımız sadece Osman'lının yıkıldığını, geri kaldığını, kötü olduğunu... Türlü laflarla şekilden şekile sokarak anlatmak ve bu aymazlığın sonucunda da; yeni, sağlıklı ve başarıya odaklı bir devlet kurup, gerçekten başarılı olacağımıza inanmak oldu! 

OLMADI, OLAMAZDI! 

Geçmişi ile sorunları olan milletler o sorun ile yüzleşmeli, hatalardan ders çıkarmalı, geçmişin o zamanın seyri içinde yaşandığını bilerek o günkü şartları da hesaba katarak geçmişe sahip çıkmalı, geçmişte kalmış zaferler ile sarhoş, yenilişlerle de meyus olmadan geleceğe kararlı ve programlı adımlar ile yürümelidir...

Geçmişi yok sayarak geleceğe yürümek sarhoş bir adamın adımlarına benzer!

Geçmişi inkar etmenin meydana getirdiği boşluk T.C tarihinin ilk yıllarıyla başlayıp M.Kemal'in ölümüyle de iyice artarak devam ettikçe; devlete hakim olan çok çeşitli mihrakların kimi samimiyetle, kimi de riyakarca kemalizm söylemine sarılmayı, ardına saklanmayı seçtiği için geçmişi inkar etme hatamızdan dönme imkanını uzun süre kaybederek yaşadık! 

Kaybettikçe de yarınlarımıza hep kör topal yürüdük! 

Geçen zaman içinde geçmişi inkar etme hastalığımız kronikleşmeye, çarpıklaşmaya doğru sürüklenerek devam etti ve geçmişi inkar, zaman içinde geçmişe düşmanlığa dönüştü! 

Hastalık teşhis edilmediği için; artarak yayılmaya, millet dediğimiz vucudun her noktasına bulaşmaya devam etti. Bu hastalık kimi noktalarda şifa olarak kabul görürken, kimi noktaları tahrik ettiği için o bölgedeki vucut sıcaklığını artırmaya devam edip durdu... 

Hastalık, işinin ehli hekimlerce hakkaniyetle teşhis edilmediği için, millet vucudunun her bölgesi kendince teşhis, tedavi ve tepkiler üretme yoluna girdi. En kötüsü ise, milletin ortak aklının ortaya koyulmasının önü hep tıkandı ve hatta engellendi! 

Milletin kendisi efendi iken; geçmiş düşmanlığı hastalığının müsebbibleri, geçen zaman içinde faşizmin her türünü icra etme noktasında ustalaşmış faşistler olarak milletin saflığını ve iyi niyetini sömürerek millete de adeta koyun sürüsü muamelesini reva gördüler ve devamlı aldatmayı seçtiler! 

Devamlı aldatılan insanlar gittikçe sağduyusunu kaybetmiş olduğundan fanatikliğe doğru savrulmalar yaşandı! 
Sağduyusunu kaybetmiş insanların aldanışları da artarak devam etti ve derinliği olmayan, iddiacı lafazan şarlatanlara gün doğdu! 

Türkiye'nin muhafazakar ve laik olarak iki guruba bölündüğü, ayrıştığı, kutuplaştığı her geçen gün devasa boyutlarıyla görülmeye başlandı!

28 Şubat Türkiye için dönüm noktalarından biridir! 
Dilerim... tez vakitte 28 Şubat'ta neler yaşandı, kim neyi neden yaptı, kimin hangi duruşu ne ifade ediyordu gibi bütün detaylarıyla ve herkesin anlayacağı sarihlikte ortaya çıksın, anlatılsın ve öğrenilsin... 

Fakat aleni olan bir gerçek var ki, 28 Şubat sonunda Türkiye'de siyasi arena bomboş kalmıştı! 

Ve birilerinin iktidar için sinsice hazırladığı RTE, ustaca hazırlanmış reklam çalışmalarıyla beraber millete pazarlandı! 

Reklam ve pazarlama tekniği çok iyi kullanılmış, adalet ve kalkınma önemle vurgulanarak AB tam üyeliği hedef olarak ortaya koyulmuş, millet de makul olan tepki ile AKP'ye sahip çıkarak istikrarı milletin kendisi sağlamıştı! 

Zaman geçtikce iddiadan ibaret söylemler ile, gerçeğin farkı 17-25'de tezahür etmiş oldu! 

17-25 dediğimiz o günlerden sonra Türkiye için hukuk tiranın ağzındaki pespaye sakız, huzur zindanların dipsiz kuyularına atılmış, haksızca zulm etmek iktidarın çıkmaz derin sokağı olmuş, iftira hakikat, satılıklar pazarlanacakları pazara kavuşmuş, bebekli anneler için zindan ikametgah, babalar ise öz yurdunda parya idi artık!... 

İlk günlerde insanlar içlerindeki saklı kalmış faşizm ile oturup kalkmaya, haksızlığı ve zulmü alkışlamaya devam etti! 

İktidar kendi tabanını RTE münafıklığı ile efsunlayacak iken, laiklerin de ikna edilmesi gerekiyordu ki, işte ERGENEKON da bu noktada devreye girdi ve özellikle ERGENEKON davalarını çarpıtılmış sömürmelerle duygusallığa dönüştürerek laik kesimi 17-25 karşısında sessizlik ve tepkisizliğe sevk etti! 

Vakit geçtikce yaşananların sadece Hizmet Camiası ile alakalı olmadığını aklı selim insanlar fark etmeye başladı! 

Ahmet Altan ise daha ilk günlerde, RTE tek adam rejimi kurarsa; sonrasında savaş, iç savaş ve askeri darbe olur diyerek o gün ki verilerle önümüzdeki beş on yılı tarif etmişti! 

Aynı Ahmet Altan Hizmet Camiasından olmamakla birlikte; ERGENEKON için KATİLLER SÜRÜSÜ tanımlaması yapan kişi idi! 

Belirli örnek olarak seçtiğim bu iki husus Ahmet Altan'ın neden haps edildiğini ifade sadedinde yeterlidir. 

Fakat Ahmet Altan'ın neden hapisten çıkamadığını, çıkmış iken neden tekrar haps edildiğini izah etme noktasında yetersiz kalır. 
Ahmet Altan'ın devlet ile şahsi olan bir mahkemesi yoktur! 

Ve Türkiye'de ki sorunları tek bir kelime ile isimlendirmek gerekirse; ben faşizmdir derim... 

Çünkü toplum guruplara bölünmüş ve herkes kendi fikir ve yaklaşımını karşısındaki insana dayatmayı makul ve yapılması gereken doğru olarak kabul etmiştir! 

Aslında olması gereken evrensel değerler etrafında bir araya gelerek, karşımızdakini olduğu konumda kabul etmek olmalıdır... 

Özetlersek, Ahmet Altan Türkiye'nin uzun yıllardır isim ve şekil değiştirerek artan ve şekilden şekile giren, en sonunda da olabilecek nihai vasfı olan FAŞİZM hastalığı ile savaş veriyor!

Zaten iktidarın toplumu bölerek kutuplaştırmasının, insanları birbirine düşman etmesinin, diyaloğun ortadan kaldırılma gayretlerinin, varlığı artık herkesce bilinen binlerce maaşlı trolün, iç siyasetin yerli-mili ve vatan haini söylemine kilitlenmiş olmasının da sebebi aynıdır... 
Çünkü iktidar faşizmden besleniyor! 

Türkiye'ye hakim olan bu faşizm ile mücadele etmenin en etkili yolu da hiç şüphesiz korkmadan, hakikat neyi ortaya çıkarır, kimi etkiler, kimlere zarar verir diye hesap etmeden... insanın bütün varlığı ile gerçeği haykırmasıdır! 

Nihayetinde yalan üzerine bina edilmiş algılar ile ömrünü uzatma telaşıyla yaşayan iktidar, aslında gayet zayıf ve korkaktır! 
Sermayesi yalan ve iftira olan ne kadar zayıf ve korkak ise; gerçeğin peşinde olanlar da o kadar güçlü ve cesur olmalıdırlar... ki gerçek yalanın karşısında dimdik ayakta durabilsin... 

Demek ki ihtiyacımız olan korkmadan hakikati haykırmaktır! 

Zulme, haksızlığa, işkenceye, tacize, hırsızlığa, şiddete maruz kalanın kimliğine bakmadan... şahsi varluğımızın insan olarak nitelenmeye layık olduğunu kendimize karşı ıspat etmeli, ve layıkıyla insan olmanın haklı gururunu taşımalıyız... 

Ahmet Altan'ın maruz kaldığı haksızlık ve zulüm karşısında bazı laiklerin oh olsun-cu olduklarını görüyorum! 
Neden yapıyorlar bunu!? 
Ahmet Altan Cemaat ile berabermiş! 
Bu iddiayı dillendirirken Ahmet Altan'ın Cemaatten olmadığını da çok iyi biliyorlar! 
Fakat, Ahmet Altan medeni cesareti ile, kendine olan saygısından kaynaklanan hakkaniyetli duruşuyla her insana eşit mesafede duran, ilişki kuran, konuşan ve dinleyen, vicdanının sesiyle haksızlığa ihtiraz eden, milleti için iyilik düşünen, varlığını herhangi bir menfaat karşılığında pazarlama ucuzluğuna düşmeyen biri olduğu için... Ona uzaktan bakanlar; çarpık konumlarından dolayı Ahmet Altan'ı da çarpık görüp öyle değerlendiriyorlar! 
Velev ki; Ahmet Altan Hizmet Camiasından olmuş olsaydı ne fark ederdi ki!? 
İnsana yakışan insanca davranmaktır! 
Hırsızlık ve hainlikleri herkesce malum olanların iftiraları ile hareket etmek, haysiyet sahibi insana yakışmaz! 
Hizmet Camiasının suçsuz olduğunu herkes biliyor aslında... 

Ve diğer taraftan AKP münafıkizminin sermayesi ve kurbanı olan muhafazakar partizanlar da Ahmet Altan'a bakıp atmadıkları taş kalmıyor! 
Onların derdi ne!? 
İktidarı sevmiyormuş, zaten ateist imiş, Cemaat ile berabermiş v.s!
Hırsızı kim sever!? 
O hırsızın kim olduğunu; "çalarsa da çalsın" diyenler, "çaldı ama yol yaptı" diyenler çook iyi bilir! 
Hırsızı hangi müslüman sever! 
Ahmet Altan'ın ateistliği kendi ifadesi ile söylersek, "Avrupalı bir ateiste benzemem" diyor! 
Ne demek bu!? 
Şöyle ifade edeyim! 
Bâyezid-i Bistâmî hazretlerinin yaşadığı mahalde yıllardır müslümanlarla beraber yaşayan bir gayrı müslim varmış... Ve gün olmuş sormuş arkadaşları;
Neden müslüman olmuyorsun? 
O da cevap vermiş;
Sizin gibi müslüman olmaksa mesele, istemem! 
Lakin Bâyezid-i Bistâmî gibi müslüman olacağımı bilsem... Hemen olurum! 
İşte Ahmet Altan'ın ateist oluşu da aslında İslamiyet ile ilgili değil, daha çok müslümanların miskinlik ve gafleti, cehalet ve münafıklıkları ile ilgilidir! 
Ve düşünmeden edemiyorum... Çalarsa da çalsın diyen bir müslüman mı, hayır çalamaz, zulm edemezsin diyen bir ateist mi!? 

Gerçeği ve hakikati haykıran sesler çoğaldıkca içinde debelendiğimiz gafletten uyanacak, huzurun tadına varacak, başarmaya ve gelişmeye kavuşacak, zilletten kurtulacak, yarınlara ciddiyet ve inançla bakabilecek, sosyal hayata karşılıklı sevgi ve saygının, güzel ahlakın hakim olduğunu görecek, canı yanan bir can ile beraber... etrafındaki bütün canlar yanacak ve deva üretebileceğiz...

Aksi hâlde zillet içinde düşmanlık ile tükeneceğiz! 


*


Zulmün tesiri, hainin sığlığından ibaret!
Dünyası çöl olan hainin hâli, herkese ibret!
Adem; bencilliğe düşünce baştan aşağı kir! 
İnsan; inancı kadar metin, meyvesi fikir... 

Ahmet Altan... ben hiç hapiste uyanmadım, 
Ellerimle Silivri'de her gün destan yazarken; 
Ayaklarımla dünyayı gezmekten usanmadım!
Zindan, sivri boynuzlu boğa misali saldırır;
Ruhum, fikrin zarif ve huzurlu limanına sığınır! 
Baba evladını, bahcıvan bitkiyi terbiye ederken;
Devleti terbiye etmek, babadan bize; miras iken!
Koca bir ömür inkar edilir mi birkaç gün için;
Tirana minnetle, alçakca ruku etmek de niçin!? 

Zâlim zannediyor ki; ben onu haps ettim, ezdim! 
Zâlimin cehaleti söze sığmazmış, bilmezdim... 

Yorumlar

Popüler Yayınlar