Devlet Adamı - Siyasetçi ve Millet
Kelimelerin bilinç altına yerleşmiş karşılığı vardır...
Ve bizde devlet adamı denince; devletle, vatanla, istiklalle, milletle, kutsallarla özdeşleşmiş; saygıyı hak eden, biraz da kendi beklentilerimizi bağladığımız ve hayal dünyamızda şekillendirdiğimiz adanmış insan silüeti belirir hislerimizin aynasında!
Devlet adamına yüklediğimiz manalar özellikle iki kaynaktan besleniyor. Birincisi Orta Asya'dan beri kurduğumuz onlarca devletin vucuda getirilişindeki devlet büyüklerinin şahsi beceri ve gayretlerinin silinmeyen hatırası, diğeri ise; İslamiyetin toplumsal huzura ve nifakın önlenmesine verdiği öneme binaen, adaletle hareket eden emir sahiplerine itaat etmeyi önemle vurgulaması ve Yavuz Sultan Selim Han'ın eliyle uhdemize almış olduğumuz hilafetle beraber devlet büyüğünün ve dolayısıyla devletin de ruhani bir kişiliğe bürünmesidir!
Fakat, özellikle son birkaç asırdır devlet adamlarına dair fazlasıyla hüsran yaşamamız ve yaşamaya da devam ediyor olduğumuz ne kadar aleni ise; ifade etmek gerekir ki, bize bunca hüsranı yaşatan o devlet adamlarımız da elbetteki bizim çocuklarımız!
O hâlde itiraf etmeliyiz ki; biz ne isek, bizim içimizden zuhur eden de odur!
Zebunu olduğumuz kısır döngü tam da bu noktada başlıyor!
Kendimizi sorgulamadan, devlet adamlarının bize karşı adaletli, çalışkan, fedakar, güvenilir olmasını bekliyor, beklerken de o devlet adamlarımıza karşı; yani bizim yetkilendirdiğimiz, görev verdiğimiz o çocuklarımıza karşı bin türlü şaklabanlıklar sergiliyor, o devlet adamlarının; devlet-devlet diyerek bizi azarlamalarına, söğüşlemelerine, ihanet ve yalanlarına ses çıkarmıyor ve neredeyse bu vaziyeti de artık tabii karşılıyoruz!
Halbu ki, geçen birkaç asırlık zaman içinde şartlar fazlasıyla değişmiş durumda!
Devlet olarak uzun süredir neredeyse zillet içinde debeleniyoruz!
Artık padişahlıkla-hilafetle yönetilmiyor, şer'i hukuka tabi değiliz.
Demokrasi ile yönetiliyor ve modern hukuka tabiyiz!
O hâlde halen devlet adamına karşı bu manasız saygı duruşlar, sorgulamadan amenna deyişler, giydirilmiş partizan gömleği ile siyasilerin her türli hainliğini aklama ve temize çıkarma gayret ve telaşı neyi ifade ediyor!?
Mevzuyu biraz daha somutlaştıralım!
Mesela Süleyman Demirel Türkiye siyasetinin yaklaşık otuz yılına damgasını vurmuş ve nihayetinde başarısız olduğu için değil, aslında yaşlanmış olarak enerjisini kaybettiği için, adeta siyasi hayattan malulen emekli olmuştur!
O Süleyman Demirel ki, 12 Eylül darbesinden sonra Özal'ın çıkardığı af ile tekrar siyasete dönmüş, ve gireceği ilk seçim çalışmaları kapsamında TRT'de katıldığı programda siyaset nedir sorusuna şöyle cevap vermişti;
"Siyaset umut sanatıdır, yalan sanatıdır, insanlara belli umutlar verirsiniz yalan dahi olsa. Önemli olan, yalanlarınız meydana çıktığı taktirde, onları örtecek yeni yalanlar bulabilmenizdir"
Demirel için siyaset yalan demekti!
Aldatma demekti!
Aslında düpedüz ihanet demekti!
Normal hayatta bize birisi yalan söylediğinde o insan bizim için artık yok hükmünde olurken, bu millet Demirel gibi yalan makinesi, umut taciri birine yıllarca inanmayı seçmiştir!
Sözünü ettiğim o seçimde Demirel herkese bir ev, bir otomobil diyerek iki anahtar vaad etmişti ve o seçimi de kazanmıştı!
Millet olarak vaad edilen o "iki anahtarı" sorgulamadık bile!
Demek ki millet de gerçekliğini yitirmiş olarak çalışıp üretmeyi değil, birinin hokkabazlık yaparak beleşten zenginlikler sunmasını bekleyecek kadar basitliklerin ardına takılmayı tercih ediyor!
Milletimizin sergilediği bu tutarsızlık; kişilik bozukluğundan, riyakarlık veya münafıklıktan başka bir şey ifade ediyor mu!?
Hazreti Ömer (r.anh) arayışlarıyla beraber Fatih'ler bekleyenler; yozlaşmış ahlak ile her gün biraz daha çürüyor ve maziden tesellilerle oyalanırken, münafıklık da; "çalarsa da çalsın" dedirtecek kadar idrak dünyamızın kılcallarına yerleşmiş durumda!
M.Kemal diyerek söze başlayıp, cumhuriyeti kurdu bize emanet etti, ilericilik lafazanlıklarıyla bin türlü riyakarlığın zebunu olanlar da; dünden kopuk, yarına dair hesapsız adımların sarhoşu olmaktan öteye geçemiyorlar!...
Bütün bu hengamenin içinde; fırsat bu fırsat diyen, sermayesi yalan, ufku şahsi ikbal ve menfaatinin önüne geçememiş, milleti düpedüz güdülecek koyun sürüsü ya da vergi vermek ve askerlik yapmaktan başka hususiyeti olmayan gönüllü köleler olarak gören siyasetçiler de, insanları partizanlık bataklığına çekerek milletin iyi niyet adına kalan son saflık kırıntılarını sömürdükçe sömürüyorlar!...
Uzaktan bakınca, yalan tellalı ve umut tüccarı siyasilere gösterilen nümayiş ve bunca el-etek öpüşü anlamak ne kadar zor ise; milletin yakasını bir türlü kurtaramadığı miskinlik ve cehalet, bencillik ve içten pazarlıkları fark ettiğinizde; ardı gelmeyen hüsranları, zillet ve sefaletin sebeplerini anlamak da o kadar kolaylaşıyor!
Son sözü TBMM'nin ilk mebuslarından olan Tahir Efendiye bırakalım...
Tahir Efendi seçmenleri tarafından eleştirilince cevaben diyor ki;
"Beyler, sizler bizi seçtiniz, yani müntehipsiniz, seçicilersiniz. Biz de seçildik, bize de müntehap derler. Seçilip gönderildiğimiz yere Meclis, yani müntehebunileyh denir. Sizin yaptığınız bu işe de intihap denir. İntihap ise Arapça'da "nuhbe," kelimesinden gelir. Nuhbe kaymak demektir. Sütün üstünde süt kaymağı, şapın üstünde de şap kaymağı vardır. Siz ne iseniz meclisiniz odur. Beyler, beni böyle anlayın"
Türkiye'yi yönetmekte olan "münafıkizm" saltanatını biraz da böyle anlayın!



Yorumlar
Yorum Gönder