Kalemin Anlattıkları




Dilden dökülene, fikirde çırpınana, gönülde oynaşana, keder ve sevinçlere, zafer ve yenilişlere, aşkın binbir diline, meramın vucut bulmuş haline, insanın bakiyesine, her dem ortak olan...

Sensin ey kalem...

Sen ki varlığının aslı ile levh-i mahfuza dokunan, bütün yaratılmış varlığın ilk kıpırdayışına şahit olan... İnsanın elindeki eskimeyen kılıcı, solmayan rengarenk gülü, katibin sırdaşı, hatibin ilk aşkı, beyanın ezelden maşuğu, şairin de ince sırlarına vakıf kadim arkadaşısın... 

Şimdi sen söyle ben yazayım, anlat ki sana agah olayım, bu defa sözün efendisi sen, ben de kalemi olayım...

Madem ki söz ırmağı benim gönlümce kıvrılıp akacak, o hâlde gücenmeyeceksin ademoğlu! 

Cenab-ı Hakk'ın bana ve benimle yazan ehl-i kaleme... yemin ettiğini düşünürsek, kaderin aramızdaki muhabbetin zuhurunu ve her anının hükmünü de bana çoktan yazdırdığını anlamalısın... 

Beyan benimle yitip gitmekten kurtuldu... 
Ben ise kelimullaha dokunduğum kadar izzete kavuştum... 
İnsan da kendi varlığının sırlarına erdiği kadar hakikatin aynası, beyanın da ustası olmayı bildi... 

Ben sadece yazmakla emr olunan, sen ise kulluk için yaratılan... Benim dünüm de bugünüm de aynı, sen ise her dem ayrı renge boyanan! 

Sana varlığın yekununu anlatacak olsam! 
Ne senin ömrün yeter, ne de bende can kalır... 

Zaten varlığın özü, hikmetin sırlı kilidi, yaratılmış olanın da mihenk taşı sensin... 

Meleklerin etrafında pervaz ettiği ilk eşref-i mahluk olan Safiyullah'ın (a.s) zamandan azade mekandaki ilk demlerini, bakışlarını bilirim... 
Henüz nefsin varlığı bile belli değil iken... 
Melekler ne kadar duacı ise, İblis'de o kadar hasedin karanlığına kin ve nefret tohumları ekip durmakta iken... Ve kader yazdırdığı hükmünü icra eyleyince, kendiyle tanıştı Adem... 
Nefsin varlığı zuhur edince, ayrılık da vaki oldu! 
İşte o ayrılıkla beraber zamanı da yazmaya başladım... O ayrılık ki; hüzünlü olduğu kadar, gelecek olanların gelişine açılan kapı idi ve gelecek olanları da yazmıştım tek-tek... 

Ve O'nu... O'nu ilk duyduğum an; varlığım ilk kez titremiş, varlık tamama ermiş, melekler birbirine müjde diye seslenmiş,  Adem'deki sır da aşikar olmuştu... 

Yazarken hayret ile başımın döndüğü, harflerimin çocuklar gibi neşe ile elele tutuştuğu da olur...
Cehennemin öfkesini haklı bulup kaşlarımı çattığım da!
Hiç unutmadım... Habil'in arza damlayan kanını yazarken, Cehennemin tutuştuğu o anı, unutamadım!
Sen ademoğlu, Cennet o ayrılıktan sonra hep senin yolunu gözlerken... Sen kendine zulm ettikçe; Cehennemin de sana öfkelendiğini bilir misin!?

Ve bilmelisin; bildiklerin, ancak kendini bildiğin kadardır!... 

Sen, yaratılmış olan varlığın içinde eşref-i mahluk olarak yaratıldın... 
İşte en çok da kendi kıymetini bilmeyişine üzülürüm! 
Sen ki, a'lâ-yı illiyyin makamanın namzedi iken, esfel-i safiline yuvarlanıp giden! 
Ve en büyük düşmanın olarak hep İblis'i bilsen de, sensin aslında kendi kendine en büyük düşmanlığı eyleyen!

Nisyandan bir türlü uzaklaşamadığın için sana insan denilmiş, en büyük dertlerin de bu unutkanlığından zuhur etmiştir!

Aynı veya benzer hayal kırıklıkları etrafında hayatın tekerrür ettiğini de görmek istemiyor, devamlı hayaller ile beklentiler üretirken, kendinden başlamak yerine; başkalarının başlamasını ve güzelliklerin senin kapına ve avucuna bırakılmasını umuyorsun... Devamlı kendinle iken, kendine olan uzaklığından dolayı hep kahramanlar beklentisi ile gün tüketiyor, rastladığın nice lafazanın ardı sıra sürükleniyorsun... 

Evet... sen önce kendinden başladığın, yalana inanmadığın, kendine ise; asla yalan söylemediğin, miskinliğe papuç bırakmadan gayret ve kanaatkarlıkla yaşadığın demlerde huzur ve mutluluğun ziyade olarak, sevgi ve barış içinde yaşadın... 

Lakin hiç şüphesiz en girift sınavın da münafıklık karşısında kendi içindeki münafıklarla gerçekleşti! 
Onların kıblesi belirsiz olduğu için, anın içinde menfaat ve beklentilerince söylem geliştirdikleri için, iyi niyeti suistimal etmekten hiç sıkılmadıkları için, yalan ve hileyi marifet zannedip; takiye ile hareket etmeyi meşru olarak pazarladıkları için, Allah var derken; yokmuş gibi yaşayıp, her hainliği kâr zannettikleri için, prensipleri olmadan yaşayan münafıkların dostları da değişken olduğu için, saltanatın zebunu oldukları için... Neresinden tutsan elinde kalan en azılı ve sinsi hainler olarak her zaman var oldular ve olmaya da devam edecekler. 
Nasıl olmasınlar ki!? 
Müslüman ve kafirin varlığı aşikar iken, Cehennemin en zor yerinin de onlara tahsis edilmiş olduğu gerçeği ortada dururken, münafıklar da hep var olacak ve sen onların varlığını bilmem kaç defa daha unutacaksın!
Ve hiç olmadık zaman ve mekanda o sırtlan sürüsünün saldırısına, zindanın zahiri karanlığına, sevdiklerin ile nice ayrılığa, zulüm ve işkencenin katmerlisine maruz kalacak... kaldıkça sabr edecek ve vakti gelince de yolunu gözleyen cennetine, Cennetin ötesinde Cenab-ı Hakk'ın hoşnutluğuna nail olarak gurbetini hitama erdirmiş olacaksın... 

*


Eyy adem soyu... 
Habil'in teslimiyetinde,
Kabil'in isyanıyla kan döken! 
Varlık deryaya batarken... 
Nuh'un soluklarında geleceğe süzülen
Kör-cahil Firavun'un küfründe üzülen
İbrahim olup nice yangın söndüren! 
Kah İskender'in, kah Timur'un; 
Kişnemeleri ile yaprak gibi dökülen! 
İsa'nın ellerinde son gelen için büyüyen! 
Ve nihayet; Habibullah ile yüzleşen... 
Lakin yinede bildiğini okuyan;
Yazık ki sensin!... 


Yorumlar

Popüler Yayınlar