Zindan ve Muhsin
Zindan... haps edilmiş fiziksel varlığın içindeki ruhun, teslim olduğu kadar çarmıha gerilişi...
Suçlunun tecridi için gerekli olduğu kadar; mazlumun, zalimin eliyle muhatap kaldığı dört duvara karşılık; zalimin de Cehennemi hak edişinin ıspatı...
Seslerin susuşu... renklerin soluşu...
Sukuna ermeyen düşüncelerin çağlayana dönüşme vesilesi...
İnsanın derunundaki dipsiz kuyulara açılan kapı...
Mazlum için Hazreti Yusuf'un (a.s) geçtiği yollara varan sırlı vakitler ve yalnızlık Allah'a mahsustur hakikatinin aynası...
Gündüz, sunduğu aydınlık ile zindanın boğucu darlığını az da olsa ferahlatırken, gece ise; bütün karanlığıyla kurbanın ruhuna çöktükce çöker ve kurbanının kendinden başka bir muhatabı olmasını istemez... İster ki, zindana mahkum edilmiş olan kurbanı, bir kez de zindanın karanlığına mahkum olsun...
Zindan ki, yorulmak nedir bilmeden gecenin karanlık gözleriyle bakar kurbanın ruhunun derinliğine... Sessizliğin ortasında binbir diliyle okuduğu nice evham ile, sayısız sorularına karşılık hiçbir cevabı kabul etmeden, ruhunda açacağı derin yaralar ile; umudu, sevgiyi, gülüşleri ve duayı katl etmek için sabırla beklerken, soğumuş ihanetleri ısıtır... insanı ruhunun derinliğinden, sığ basitliklerin kısır döngüsüne çekmek, nefretin yıkıcılığıyla intikamın ateşinde dövdükçe dövüp, kendi istediği şekli vererek cehalet ve gafletin urbasını giydirmeyi ister...
Ve insan yaşadığı sürece her şart ve ortamda gönlünce yürüyebileceği yolların ayrımında duruyor olduğu gerceği ile beraber yaşar!
Biz ise, adanmış bir gönül ve ömrün karşılığı olarak (!) katmerli iftiralar eşliğinde, vefasızlık ve ihanetin kıskacında... zindana kurban edilmek istenen Yusuf'lardan bir Muhsin'in; gönül namelerini, hasret ile yarınlarına uzanan mekandan azade adımlarını takip edecek, masum olan Muhsin'in vicdanındaki akislerinden taşıp gelen sedalarına kulak vereceğiz...
Muhsin yıllarca sevdiklerinden uzak kalmış, sabır ve binbir emekle eğitim hayatını tamamlamış, sorumluluğunu üstlendiği görev süresinde kendini ve sevdiklerini hasret ile başbaşa bırakmaya alışmış iken...
Artık gönül verdiği Hizmetine olan sevdasından dolayı terörist ilan edilmiş ve bu defa kendi rızasıyla değil de cebren ayrı kalmıştı sevdiklerinden...
Ayrı kaldığınız sevdiklerinizin kıymeti ne ise, hasretinizin ağırlığı da o kadardır!...
Muhsin velinimeti olan anne ve babasının damlayan gözyaşlarının selinde yittikçe, beş vakit duaya açılan o avuçlarda ki huzur limanına sığınır, ilahi rızaya nail olma yolunda da o duaların bereketini ve Hakk katındaki kıymetini çok iyi bilmekle beraber, evlat olarak ailesinin yüzünü hiç yere düşürmediğini, edebi ve birikimi dolayısıyla babasının bir baba olarak defalarca tebrik edildiğini hatırlar, daha düne kadar yaranmak için dil dökenlerin; bugün yermek için adeta birbiriyle yarışıyor olmaları riyakarlığına da hayretle bakar, bakıp kalmaz ve yarınlara uzanan umut yüklü dualarının akışına bırakırdı kendini...
Cenab-ı Hakk'ın emaneti olarak yüreğine ve hayatına ortak eylediği Sümeyra'sının; henüz bir yaşında olan kızı Betül'ü ve beş yaşındaki oğlu Sevban'ı kucaklarken kartal yuvasından farksız duruşunu, Rabbim görüyor ve biliyor diyerek şikayetsiz teslimiyetini, her ay görüşe gelebilmek için düştüğü yollardaki çektiği zahmetlere hiç aldırmayışını, ıssız vakitlerde ızdıraba dönüşmüş dualarının vuslatına nail olabilmenin yolunun, bu imtihanları layıkıyla geçebilmekten geçtiğini; Sümeyra'sının çok iyi biliyor olduğunu görür ve bilir, şimdi hatırkadıkca da aldığı her nefesle beraber Sümeyra'sını yürek ortağı olarak lutf etmiş olduğu için Rabbine hamd-ü senada geri kalmamak için kelimeleri diliyle hallac etmekten de hiç vazgeçmezdi...
Muhsin gül yaprağı kadar halim... mermer sutun misali metin idi... Zalimin acınacak hâline bakar, baktıkca; böyle bir hainliğe alet olanın kendi olmadığı için binlerce şükr eyler, şükrüyle beraber baktıkca da, zalim isimli aynada kendi masumiyetini görürdü!...
Zindan, Muhsin'le ilk tanıştığı anda onun buraya ait olmadığını, karanlığa papuç bırakmayacak olan yüreğinde taşıdığı aydınlığı, bakışlarındaki tevekkül ve sabrı görmüş; sevinmesi mi, üzülmesi mi gerektiğini bilememiş... bin yıllar ötesinden Yusuf'un nefesini hissetmiş, İmam Azam'ın tenden vazgeçip ilmin haysiyetine toz kondurmayışını hatırlamış... ve daha nice masumun zalim ile olan imtihan davasının son varisinin de Muhsin olduğunu anlamıştı... Anlamıştı ki; bu defa kendisi kurbanın ışığında kaybolacak, sözü ondan dinleyecek, hüküm de misafirin dilinden dökülen ne ise o olacaktı...
Muhsin dünyaya geldiğinde babası ismini Muhsin demişti... Her dem Allah ile yaşayan, Allah için yiyip içen, Allah için konuşan, ihsan şuuru ile oturup kalkan muhsinlerden olsun diye...
Ve Muhsin Kâf suresinin on altıncı ayetini ilk okuduğu andan itibaren hiç unutmamış, vicdanı ile yüreğinin arasında her daim asılı küpe misali, idrak dünyasının kubbesinde taşımıştı...
"Gerçek şu ki, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona sürekli olarak neler fısıldadığını, neler telkin ettiğini biliriz. Biz, ona şah damarından daha yakınız"
(Kâf Suresi Ayet 16)
Allah ile yaşamış, el alem ne der değil de, Rabbim razı mıdır diye düşünmeye alışmış, en güzel sözleriyle Rabbiyle konuşmuş, anlatmış ve Rabbinden hiç ayrılmamıştı...
Şimdi ise; zindanın karanlığının da, darlığının da ehemmiyeti yoktu...
Sevdiklerine olan hasretinin mihenk noktasını ise; anne babasının elini öpemiyor olmak, yürek ortağını yardımcısız bırakmış olması, Cennet gülü Betül'ünün gülücüklerinden mahrum kalması ve Sevban'ına Rabbini (c.c) ve Habibullahı (s.a.v) anlatamıyor olmasından ibaretti...
Kaç defa kapısı dövülmüş, türlü tehtid ve baskı ile itiraf et diyerek iftiraya zorlanmış, nefsinin ve şeytanın en sinsi vesveselerine maruz kalmış ve her defasında;
“Bana (yardımcı ve destekçi olarak) Allah kâfidir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Ben O’na dayandım, O’na güvendim ve O, (bütün kâinatın, bütün varlıkların idare merkezi olan) Büyük Arş’ın Rabbi, (bütün kâinatın mutlak Sultanı, bütün varlıkların yegâne sığınağı, besleyip yaşatanı, koruyup gözeteni)dir.”
(Tevbe suresi ayet 129)
Demiş... Ve Habibullah'ın (s.a.v) yaşadıklarını hatırladıkca!
O'nun da olmadık zulüm ve iftiralara maruz kaldığını, Mekke dönemindeki müşriklerle olan mücadelesini ve Medine'de münafıkların İblis'i utandıran iftiraları karşısında sabr edişini düşünmüş, insanoğlunun taşıdığı potansiyeller ile; bu defa da kendisi yüzleşmişti!...
Diğer yandan düşünce dünyası hiç yorulmadan çalışmaya devam ediyor, zalimin kendisi için cebri bir dinlenmeye vesile olduğunu düşünürken, şahsi imtihanının da farklı bir döneme evrildiğini anlıyor, yarım kalan ve hiç başlamadığı işlerini tek tek sıralıyor, ölçüp tartıyor... ve biliyordu ki; Cenab-ı Hakk ne vakit dilerse... o an zindandan ayrılacak ve hayata kaldığı yerden devam edecekti...



Yorumlar
Yorum Gönder