Bir önceki yazıda "münafıklık üretme çiftliğinin" temelinin hangi zihniyet üzere inşaa edilmeye başlandığını irdelmeye çalışmıştım...
Bu yazıya başlarken "münafıklığın" panzehiri nedir sorusunu sorarak başlayalım!
Müslüman kişinin münafıklık mikrobunun maskarası olmaması için elzem olan ihlas iken, kurumların münafıklık (riyakarlık) mikrobu ile istila edilmemesinin garantisi de liyakattir!...
Müslümanın münafıklığa düşmemesi için ihlasının sağlam olması gerekir...
Nedir ihlas!?
Riyakarlıktan uzak olarak, inancına dair her türlü amelinde sadece Cenab-ı Hakk'ın hoşnutluğunu gözetmek diyelim...
İhlasın pratik izahı sadedinde Üstat Hazretlerinin gayet anlaşılır ve enfes bir örneklendirmesi var!
Şöyle tarif ediyor;
Allah rızası için bir şeyler yaparken/yapmaya çalışırken bir başkasının sizden daha güzel işler yaptığını farkettiğinizde, hafif kenara çekilip o kardeşinizi tebrik ederek; lutfen önden buyurun, siz daha güzel işler yapıyorsunuz demiyor/diyemiyorsanız (!) ihlasınızı gözden geçirin... Diyor!
Kişi kendi şahsını rahatlıkla bir tarafa koyabiliyor ve yapılması gerekenin kimin tarafından yapıldığına takılmadan "bir adım geride kalsa da" alkışlamaya devam ediyorsa... Demek ki o kişi için gaye, "BEN" değildir!
İnsan, "BEN"i sıfırlayabildiği kadar hayatı samimiyetle ve riyakarlıktan uzak olarak Allah için yaşayabilir!
" BEN"in köleliğinden kurtulamayan insan ise her daim "BEN" diyerek oturup kalkar, etrafındaki bütün hayatı da şahsını merkeze alarak şekillendirmek ister ve insanlara roller dağıtma hadsizliğinin sarhoşluğuyla beraber toplumu da güdülecek sürü-teba olarak görmeye başlar ki, bu da firavunluğa açılan kapının eşiği demektir!
Oysa insan bir noktadan sonra ben olsam da olur, olmasam da olur... Hatta ben olmasam daha iyi olur! Çünkü ben olmayınca bir başkası benim şu an doldurduğum boşluğu doldurur... Ve benden daha güzel işler yapabilir/yapar... Diyebilmelidir!
Milli Nizam Partisi İskenderpaşa cemaatinin mensuplarınca M.Zahid Kotku Hazretlerinin onayı ile kurulmuştur!
Somut olarak ifade edersek Milli Nizam Partisi İskenderpaşa cemaatinin partisi idi adeta!
Fakat Mehmet Zahid Kotku Hazretleri daha ilk yıllarda Erbakan'ın genel başkan olarak yetersizliğini fark etmiş ve; Necmettin'i değiştirin demişti!
İşte Erbakan o günden sonra kendi cemaatine ve şeyhine düşman olmuştu!
Peki, ihlas bu tepkinin veya tavrın neresinde?
Meselesi, derdi, gayesi; "BEN" mi, yoksa İlahi rıza mı!?
İşte siyasi İslamcı dediğimiz zumre, girdikleri iktidar savaşında hem İslamiyeti arguman olarak kullanıyor, hem de her meseleyi Erbakan'ın şahsına ve kendi ikballerine bağlarken ihlastan da uzaklaşıyorlardı!
Kısaca özetleyeyim!
Siyasi İslamcı dediğimiz milli görüş zihniyeti öyle bir yanlışlığın içinde debeleniyordu ki; onlara siz iktidara gelmeyeceksiniz, fakat siz olmadan Türkiye'ye bihakkın şeriat gelecek; adalet, işsizlik, eğitim, sağlık ve ülkenin bütün sorunları çözülecek dense, ve de böyle bir duruma şahit olsalardı!
İnanın iç dünyalarındaki küskünlükle dahi başa çıkamaz, küser kalırlardı!
Kendi zihniyetinde meseleyi o kadar çarpıtmıştı ki Erbakan!
Hazreti Musa'nın Firavunla mücadelesi ne ise, milli görüş de odur diyordu!
Fakat Hazreti Ebu Bekir (r.anh) ne diyordu kendi halifeliğine dair!?
"Benden, size Resûlullah gibi davranmamı beklerseniz, buna gücüm yetmez! Zira O, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine vahiy ikram ettiği ve yanlışlardan mâsum kıldığı bir zât idi. Ben ise sizin gibi bir insanım"
İşte siyasi İslamcıların düştüğü en büyük hata; kendi varlıklarını hilafet makamı ile özdeşleştirirken aslında gerçek manada "İslami siyaset" icra etme noktasında fikir dünyalarındaki altyapının çok yetersiz olduğunu dahi fark etmiyorlardı!
Belki fark etseler de kendilerine itiraf edip bu yoksunlukla yüzleşemiyor ve dolayısıyla devamlı olarak iddia ile gerçekliğin arasındaki fark boşluğunda savrulup duruyorlardı!
(Elbette ki milli görüş elitlerini kast ediyorum)
Geçen zaman içinde milli görüş camiasındaki iktidar hasreti kabardıkca kabarmış ve gelenekçilere karşılık yenilikçiler zümresi zuhur etmişti-ettirilmişti!
"Ettirilmişti" ifadesini özellikle kullandım! Çünkü milli görüş içindeki yenilikçi hareketin tamamiyle iç dinamiklerle kendiliğinden zuhur ettiğini düşünmüyorum. RTE ve Abdullah Gül gibi isimler birçok uluslararası aktör ile görüşmüşlerdi. RTE parti kurmadan Beyaz Saray'da görüşmeler yapmıştı!
(Yenilikçilerin özellikle ABD ve yahudi kökenli kuruluşlarla yaptıkları bu görüşmeleri daha parti kurulduğu yıllara dair olan kısmıyla Nasuhi Güngör'un "Yenilikçi Hareket" isimli çalışmasından okuyabilirsiniz. Piyasada bulmanız mümkün değil, e-kitap olarak bakınız)
RTE'nin şiir okudu diye hapse atılması da çok önemli ve başarılı bir pazarlama yönetemi idi ve nitekim RTE'nin hapiste iken belli bir eğitime tabi tutulduğunu Erol Mütercimler birinci ağızdan anlatıyor.
https://twitter.com/Nidaiden/status/1251454631399624707?s=19
Besim Tibuk'da RTE'yi hapiste ziyaret ettiğinde, RTE için üç odanın ev ortamı olarak düzenlenmiş olduğuna şahit olmuştu!
Münafıklık üretme çifliğinin zuhuruna dair paylaştığım bu detaylar "yenilikçi" hareketin tabii bir oğul verme hadisesi değil de, harici güçlerin itekleme, yönlendirme, cesaretlendirme ve türlü vaatlerine dayanan pazarlıklar sonucunda zuhur ettiğine/ettirildiğine dikkat çekip, somut olarak izah etmeye çalıştığım "çiftliğin" teşekkül etmesinde harici mihrakların da emeği olduğunu hatırlatmak içindi!...
Sözünü ettiğim bu hususa dair Merkez Parti genel başkanı Abdurrahim Karslı'nın paylaştığı şu detayları da dinlemenizi tavsiye ediyorum;
https://twitter.com/Nidaiden/status/1181091778927173632?s=19
Çiftlik, Anadolu toprağında peydahlattırılıyor, gübresi ise o meşhur "dış güçlerin" tezgahından geliyordu!
(Bu çiftlik öylesine bir ihanet sarmalı içinde yol almıştır ki! Bugün dahi mahalle kahvahanelerinde RTE'nin trollüğünü yapanlar, RTE'nin dış güçlerle olan pazarlıklarını itiraf ediyor ve şöyle bir savunma üretiyorlar!
"Evet reyiz vaktiyle onlarla görüşmüştür, fakat onları o vakit kullandı, köprüyü geçene kadar ayıya dayı dedi, şimdi ise dünyaya meydan okuyor" savunma bu şekilde!)
Yıllar geçmiş ve iktidar hasreti ile kavrulmuş milli görüşçüler adeta çölde kaybolmuş avare misali savrulurken, özellikle RTE İstanbul belediye başkanlığı döneminde iktidardan nemalanmanın ne demek olduğunu bizzat yaşayarak öğrenmiş ve tadını almış (haram da olsa) olup, belediye ihalelerinden %10 komisyonu standart tarife olarak uygular olmuştu!
(Merak edenler Ahmet Dönmez'in "Yüzde On" isimli kitabına bakabilir)
RTE iç dünyasındaki ihtirasın ve yıllardır biriktirdiği beklentilerinin zebunu olarak hocasına karşı kazan kaldırmış, şahsi ikbali için ilk mücadelesini hocasına karşı ortaya koymuştur!
Üstelik Türkiye'de RTE kimin evladıdır sorusu kime sorulursa sorulsun herkes Erbakan'ın evladı, yetiştirmesi, veliahtı ve halefi olduğunu ifade eder!
İşte sözünü ettiğim RTE ilk büyük vefasızlığını-ihanetini hocası Erbakan'a yapmıştır!
Buyurun;
https://twitter.com/Nidaiden/status/1181085319304810496?s=19
RTE hocasına aleni olarak hırsız diyordu!
RTE'nin şahsi riyakarlığının çocukluğundan başlayarak zaman içinde nasıl münafıklığa ve 2.Firavun'luğa evrildiğini başka bir yazımda izah etmeye çalışmıştım;
Okumak isterseniz buyurun:
https://nidaiden.blogspot.com/2019/10/firavunun-dogusu_0.html?m=1
Gayeniz şahsınız, en büyük sermayeniz de riyakarlığınız ise ve devleti yönetmeye talip olmuş, onu da elde etmişseniz; münafıklık üretme çifliği inşaa etmekle aranızdaki mesafeyi de tüketmişsiniz demektir!
DEĞİŞTİM!
Devam edecek...
Yorumlar
Yorum Gönder